Reklam
ARABAM
İsmet SAYAR - YAŞADIKÇA

İsmet SAYAR - YAŞADIKÇA

ARABAM

29 Kasım 2018 - 21:38

Fransa’ya görevli gittiğim ve orada diplomatik ataşe olarak çalıştığım yıllarda, sürücü belgeleri dediğimiz ehliyetleri, bizim teşkilatımız olan Emniyet Müdürlükleri, sınavları kendisi yaparak verirdi.

İçimizdeki rütbelilerin çoğu bu fırsatı değerlendirerek, otomobiller için gerekli olan B tipi sürücü belgelerinin yanı sıra, her harften ehliyetleri de alıp ceplerine koyuyorlardı. Otomobil sürmeyi bilmediği halde, bunun ehliyetini aldığı gibi, üstüne üstlük otobüs sürme ehliyeti alanlar da oluyordu.

Alınması basitti; Trafik komisyon başkanına bir telefon etmeleri yeterliydi. Veya evrak imzalatmak için, yanlarına geldiklerinde;

“Bana bir otobüs ehliyeti hazırlayıverin bakalım koçum!” dediler mi, en kısa sürede muratlarına erişmiş olurlardı.

Otomobil ehliyeti almalarının mantığını anlardım da, otobüs sürmek için ehliyet almalarının sebebi nedir, çözemezdim.

Bir gün, trafik komisyonunda görev almak için ‘ha babam, de babam!’ koşturan bir devrem yanımıza uğramıştı. Mezun olduktan sonra, trafik bölümünden başka yer görmemişti. Ne yapar ne eder, illaki trafik komisyonunun içinde olurdu…

Bilse bilse, en iyi o bilebilirdi. Ona sordum;

“Yaaa! Devrem, sürmesini bilmedikleri halde, otomobil sürücü ehliyeti alanları anlıyorum da… Bu otobüs ehliyeti almak da neyin nesi oluyor?”

Bizim otobüslerle işimiz; ya yolculuk yaparken müşteri olarak koltuğuna oturmak, ya da trafik kontrollerinde eksiğine gediğine bakmaktan ibarettir. Bir de, kazaya karıştıklarında tutanak düzenlemek…

Kalın camlı gözlüklerinin altından, benim böyle bir sorunun cevabını bilmiyor olmama hayret eden gözlerle bakarak;

“Meslekten atıldığımızda ne iş yapacağız devrem? Al cebinde bulunsun, üstelik zaman geçtikçe ehliyetin kıdemi de artar!” demişti…

Tuhaf olanı, ben kendimizi, bu teşkilatın tek sahipleriymişiz gibi hissederdim. Böyle bir düşünce aklımın köşesinden bile geçmezdi! Nereden bulur, akıllarına getirirlerdi böyle şeyleri anlayamazdım ki…

Benim, araba alabileceğime dair ne bir beklentim, ne de bir ümidim olmadığından ehliyet almayı bile düşünmemiştim. Araba sürmesini bilmiyordum ki, ehliyetim olsun! Arabayı ehliyet mi sürecekti sanki...

Fırsat varken ehliyeti alıp cebine koymamanın yanlış olduğunu, Fransa’ya görevli gidince anlamış olsam da, o anda yapacağım fazla bir şey yoktu. Fransa’da hayat, araba olmadan zor yaşanıyordu.

Ataşe olarak gittiğimiz için, diplomatik haklarımız vardı. Araba alıp satarken herhangi bir alım satım parası ödemediğimiz gibi, araba üzerindeki vergileri de ödemiyorduk.

Fransa’da, dört yaşından daha büyük arabalar da ‘kelepir’ fiyatına düşüyordu.

“Arabam yoksa bisikletle idare ederim ben de!” diye düşünüp, bir bisiklet aldım. 1890 Frank ödemiştim. Ailem de yanıma gelince, bisiklet yetersiz kalmaya başlamıştı.

Strasburg’ta, Başkonsolosluğumuz haricinde, bir de ‘Daimi Delegasyon’umuz vardır. Orada da bizim Emniyet Teşkilatı mensuplarımız çalışır.

Polis memuru Mustafa isminde bir arkadaşımızın görev süresi dolduğundan memlekete dönüş yapacaktı. Arabasını satışa çıkarmıştı.

Opel Ascona marka, 8 yaşında, diplomatik plakalı, 2 kapılı, sarı renkli bir arabaydı. 500 Frank’a Mustafa’dan satın aldım.

500 Fransız Frank’ı, sanırım şimdinin parasıyla 500 lira civarında ediyordur…

Mustafa denince, aklıma Fransa’daki kapı komşumuz İranlı bir kadın ile çocuğu gelir. O zamanlar İran’da Humeyni devrim yapmış; İran İslami rejime geçmişti. Kadının pilot olan Albay rütbesindeki kocası rejim tarafından idam edilmiş, kendisi ve çocuğu ise Fransa’ya sığınmıştı. Zor bir hayat sürüyorlardı. O kadını ve ona bir ekmek vererek onun çaresizliğinden istifade edenleri görünce midem bulanmıştı.

Kiraladığımız bu evi Mustafa sayesinde bulmuştuk.

İlk araba sürme deneyimim, Polis Akademisinde okurken, Kayseri’nin Yahyalı ilçesinde bir polis memurunun üstelemesi ve yardım etmesiyle olmuştu. O zamanlar polisler ekip arabası olarak, cip denilen arabaları kullanırlardı.

Yahyalı’daki bu ciple 2 saat kadar çalışmış; vites, gaz, fren ve debriyaj gibi kısımlarını bellemiş, dümen tutmasını öğrenmiştim. Öylece kalmış, bir daha direksiyona oturmamıştım.

Strasburg’ta bir ara, ehliyet alma düşüncesine kapılsam da, hemen vazgeçmek zorunda kaldım. Fransa’da sürücü belgesi almak; hem çok pahalıya mal oluyor, hem de hatasız sürmeyi öğrenene kadar kursları zorluyorlar, hak etmeden ehliyet falan vermiyorlardı.

Oysa bizim memlekette hem çok ucuz, hem de alması çok kolaydı. Bizde işler ‘beş dakkada Beşiktaş’ olup çıkıyordu…

Arabamın tek bir kusuru vardı; sürerken, gaz vermeyi kestiğinizde stop ediyor, bir daha yeniden çalıştırabilmek için defalarca uğraşmak zorunda kalıyordunuz. Bu yüzden, mümkün olduğunca gaz kesmiyor, ayağımı gaz pedalına daha az basarak hızımı azaltıyordum.

Benim kusurlarım ise arabanın kusurlarına göre biraz daha fazlaydı… Arabayı sürmek için ehliyetim yoktu, sigortam yoktu ve en önemlisi tecrübem yoktu…

Ama diplomatik dokunulmazlığımı sağlayan bir kartım vardı! Kimseye hesap vermek zorunda değildim…

KENDİLİĞİNDEN YÜRÜYEN ARABALAR

Arabamla zaman zaman kısa mesafelerde turlar atarak, yeteneğimi geliştirmeye çabalıyordum. Bu çalışmalarım sırasında bazen sıkıntılı anlar yaşadığım da oluyordu.

Bir keresinde bir arkadaşımı ziyarete gitmiş, arabamı onun evinin önündeki boş park yerine bırakmıştım. Gece ziyareti bitince vedalaşmış, evden çıkıp, arabama binmiştim. Park ederken arabamın sağında ve solunda araba yoktu. Ben içerde otururken, her iki tarafına da birer araba park etmişti.

Arabamı çalıştırdım. Geri vitesine taktım. Geri geri gitmeye başladım. Bir baktım, benim solumda duran araba da benimle birlikte gelmeye başladı. Oysa içinde kimsenin olmadığından emindim. Durdum. Solumdaki arabanın içine dikkatlice baktım. Kimse yoktu!

“Daha böyle bir araba icat edilmedi,” diye aklımdan geçirdim “Bu işte bir iş var!”

Tekrar, geri geri, park yerinden çıkmak için hareket ettim. Sol yanımdaki araba da benimle birlikte hareket etti. O da geriye doğru geliyordu…

“Bu işte bir sakatlık var!” dedim. “Çıkıp şuna bir bakayım!”

Arabayı durdurdum. Dışarı çıktım, bir de baktım ki, benim sol ön teker, yanımdaki arabanın ön çamurluğuna takılmış… Park ederken direksiyonu düzeltmediğimden sol ön tekerim dışarı çıkık vaziyette kalmış, geri geri gitmeye başlayınca sol tarafımdaki arabanın çamurluğuna girerek, onu da geriye sürüklemişti.

“Eyvah!” dedim, “Sahibi görmeden buradan bir an evvel tüyeyim… Ehliyet yok, sigorta yok!”

Biraz telaşlanmıştım. Arabamı hemen ileri sürdüm. Direksiyonu tamamen ters yöne iyicene kırdım. Tekrar geri vitese taktım, yavaşça hareket ettirdim. Baktım, sol taraftaki arabada artık kımıldama yoktu.

“Aferin lan sana, işi düzelttin!” diyerek, sevindim. Bu arada bir baktım, bu sefer de sağ yanımızdaki araba bizimle gerisin geri gelmeye başlamıştı. Durdum, o arabanın içine de dikkatlice baktım. Kimse yoktu…

“Şaka gibi,” dedim. Yavaş yavaş geri gitmeye devam ettim. O araba da bizimle birlikte geliyordu. Hemen arabayı durdurup, dışarı çıktım. Baktım, benim arabamın sağ ön tekeri, bu sefer de sağdaki arabanın ön çamurluğuna takılmıştı.

Hemen arabaya binip, az ileri sürdüm. Direksiyonu çevirdim. Dışarı çıkıp baktım, ön tekerler düz hale gelmişti. Geri geri tekrar sürdüm. Baktım, hem sağımdaki hem de solumdaki arabalar yerinde duruyordu.

Oradan hemen uzaklaştım.

Ertesi gün, o ziyaretine gittiğim arkadaşı görünce durumu anlattım.

“Hasar varsa, yaptırıp sigortaya ödetirler,” dedi. “Ceplerinden para çıkmaz. Yalnız, not bırakmadan gittiğin için sana kızmış olma ihtimalleri yüksektir…”

Türkiye’ye dönünce tatile çıkmıştık. Marmaris’in dışında güzel, ormanla bitişmiş bir sahil vardı. Orasının tadını çıkarmak için, arabayı herkesin park ettiği bir yere bırakmış, denize inmiştik. Tekrar geri geldiğimizde, bir baktık ki, bizim arabanın sağ ön kapısı çökmüş, vuran her kimse, haber vermeden, not bırakmadan kaçıp gitmişti.

“Ulan ayı oğlu ayı, madem çarptın, geldin tosladın, kısacık bir not bırak da, özür dile bari…” diyerek kızmıştım…

O arabalara zarar verip, kaçıp gitmek! Hayatımda, her hatırladığımda utanç duyduğum, yaptığım hatalardan bir tanesidir…

Bu olayı yaşadıktan hemen sonra, Strasburg’daki ehliyet kursu hocası olan bir Türk’ten, saati 200 Frank’tan, 3 saatlik geri geri gitme ve park etme kursu almıştım.

ÖLDÜM AMA BEN HAKLIYDIM!

Yine bir gün arabamla, Strasburg’un içinde yalnız başıma giderken, hem arabayı stop ettirmemeye çalışıyor, hem de sağa sola göz kulak oluyordum. Sanırım hızım 50 kilometre civarındaydı. İlerde, yaya geçidi çizgilerinin olduğu yerde, kaldırımda, genç bir adam duruyordu.

Avrupa ülkelerinde, yaya geçidi olarak belirlenmiş yerlerde, yayanın yola adımını attığını gördüğünüz anda, arabanızı durdurmak ve beklemek zorundasınızdır. Bu kurala herkes istisnasız uyar, uymak zorundadır. Uymayanları ağır cezalar bekler…

Aslında bizim memleketimizde de bu kural aynıdır. Ama kimse aldırış etmez, üstelik araç sürücüleri, zeytinyağı gibi üste de çıkabilirler:

“Lan ayı! Koskoca arabanın geldiğini görmüyor musun?”

“Kör müsün lan hödük?”

“Öküz! Nerde yetiştin sen öyle?”

“Az kalsın başıma iş çıkaracaktın! Dua et, acele işim var! İnecek vaktim yok!”

Yol iyice uygun hale gelmeden, karşıdan karşıya geçmeyi düşünmem! Ne de olsa burası Türkiye… Öldükten veya sakat kaldıktan sonra, haklı olup olmamanın pek bir anlamı yoktur! “Öldüm ama ben haklıydım!” veya “Bacağım kırıldı ama o haksızdı…” demek ne kadar anlamsız!

NEDEN ÇARPTINIZ?

Kaldırımda duran genç adam, yaya geçidine adım atmak için, tek yönlü geldiğimiz yolda, bizden tarafa doğru bakıyordu.

İçimden;

“Allah’ım, ne olur, ben geçinceye kadar beklesin!” diye dua etmeye başladım.

Tam ben yaya geçidinin olduğu yere ulaştığımda adımını yola attı. Sert bir şekilde frene bastım. Ne kadar frene de basmış olsam, adama vurmamamın imkânı yoktu. Tam, “Arabanın altında kalacak!” diye düşünürken, Genç adam aniden iki elini birden benim arabanın ön kaputuna koydu, yaylanıp, sıçrayarak havada uçtu, iki üç metre ileriye düştü. Bu arada benim araba da durmuştu.

Kaldırıma en yakın şeritteydim. Hemen el frenini çekip, yanına koştum. İki eli ve dizlerini asfalta koymuş yol üzerinde duruyordu. Yarım yamalak Fransızcamla;

“Geçmiş olsun Bayım, Nasılsınız?” diye sordum.

Yüzüme soğuk soğuk ve şaşkın bir biçimde bakarak;

“Yok bir şey,” dedi “Bana neden çarptınız?”

Sanki gelip keyfimizden adama toslamışız gibi... Anlaşılan bunlar yaya geçidinde insana çarpmayı tarih oldu sanıyorlar…

“İstemeden oldu, özür dilerim. Sizi hastaneye götürebilir miyim?” diye sordum.

“Neden?” dedi.

“Bir yerinize bir şey olduysa, tedavi için…”

Bu arada nereden duydularsa, belki de tesadüf olarak, oradan geçmekte olan bir polis arabası, içinde 2 polis, yanımıza geldi. Hemen adamı yokladılar.

“Nasılsınız, bir yerinizde bir şey var mı?” gibi sorular sordular. Genç adam; “Bir şeyim yok, sapasağlamım,” dedi.

Ehliyetim ve sigortam olmadığından işi büyütmeden bir an önce kapatmak istiyordum. Fransa tarafından verilmiş diplomatik kartımı göstererek;

“Ben bir Türk diplomatım. Ne olur ne olmaz, beyefendiyi bir hastaneye götürüp kontrol ettirelim,” diye açıkladım.

Genç adam;

“Gerek yok, iyiyim!” dedi.

“Hastane masrafları benden!” dedim.

Genç adam;

“Bir şeyim yok, şikâyetçi değilim!” dedi.

Polislerden biri;

“Lütfen sigorta poliçenizi verir misiniz? Şimdi bu beyefendi şikâyetçi olmasa da, vaz geçip tedavi görmek isteyebilir. Evraka numarasını kaydetmemiz gerekiyor,” dedi.

Olsa vermez miydim? Ne ehliyetim var ne de sigortam! Çok da kibar insanlar…

Kötü yakalanmıştım. Hemen bir yalan uydurma ihtiyacı hissettim. Yalan söylemekten de hiç hoşlanmazdım…

“Sigorta poliçem Konsoloslukta. Onu size daha sonra verebilirim,” diyerek geçiştirme yoluna gittim.

O arada, kaldırımda birkaç meraklı Fransız vatandaşı da, durmuş bizi izliyor, dinliyorlardı.

Olayı bir an önce kapatmak istiyordum.

“Bu beyefendiyi lütfen hastaneye götürüp kontrol ettirelim. Tüm masraflarını ödemeye hazırım. Eğer rapor verilirse, kaç gün işe gidemezse, yevmiyelerini de ödemek isterim,” dedim.

Polislerden biri;

“Kendisi gitmek istemeyince zorla götüremeyiz bayım. Ancak, sizin aracınıza ait sigorta numaranızı yazmamız şart. Ters giden bir şeyler olursa, sigortalar kendi aralarında anlaşarak masrafları öderler,” dedi. “Biliyorsunuz hastane masrafları yüksektir. En az 10 bin Franktan başlar. Neden siz ödeyesiniz? Bırakın sigortanız ödesin!”

10 bin Frank’ı duyunca aklım başımdan gitti. “Demek ki bu ayın maaşını bu işe yatıracağız.” Diye düşündüm. “Olsun,” dedim. “Bu beladan bir kurtulayım da…”

Polis memurlarından biri,

“Lütfen ehliyetinizi gösterebilir misiniz bayım? Kuralımız böyle. Affedersiniz, yanlış anlamanızı istemem!” dedi.

Numaradan, üstümü başımı yoklar gibi yaptım. Bozuntuya vermeden,

“Ehliyetim de konsoloslukta kalmış, maalesef gösteremeyeceğim,” dedim.

Bizi seyreden Fransızlardan biri, çarptığım gence hitaben konuştu.

“Ben olsam davacı olurum. Bunun sözleri inandırıcı değil!” dedi.

Bu Fransızların üzerlerine vazife olmadığı halde, böyle lüzumsuzlukları çok olur... Bizde olsa, o durumda olana bir tekme çakıp, "Koskoca diplomata yaptığına bak!" denilmesi daha münasiptir...

Hemen çıkışarak;

“Beyefendi, daha ne yapayım, bütün masraflarını üstlenip hastaneye götürmek istiyorum,” dedim.

Bir başka Fransız, yine hiç üstüne vazife olmadığı halde;

“Kazanın sıcaklığı ile fark edemediğin durumlar olabilir. Hastaneye gitmesen de davacı olmalısın,” dedi.

Çarptığım genç adama da ne olduysa, birden bire kararını değiştiriverdiğini gördüm,

“Ben şikâyetçiyim o zaman!” dedi.

İşler sarpa sarmaya başlamıştı. Ne yapacağımı şaşırmıştım.

“Benim yapabileceğim bu kadar,” dedim. “Gidiyorsanız hastaneye, buyurun gidelim. Aksi halde yapabileceğim bir şey yok. Sigorta poliçesinin numarası gerekiyorsa, başkonsolosluğa uğrayıp, alabilirsiniz…”

“Ben şikâyetçiyim,” dedi genç adam dizlerini ovuşturmaya başlayarak. “Yasal işlem ne ise o yapılsın!”

“Ben de yasal işlem yapılmasını istiyorum!” dedim. “Gerisini sigorta şirketleri halletsin!”

Arabama bindim. Çalıştırdım. Oradakilerin şaşkın bakışları arasında, sürdüm gittim.

SALAK SİGORTACI

Doğruca Başkonsolosluğa gelmiştim. Bu işin altından nasıl kalkacağımı düşünüyor, çözüm bulamıyordum. Her an polislerin gelip, ehliyetimi ve sigortamı istemeleri an meselesiydi.

Artık suratımın şekli nasıl bir hal aldıysa, yanımdaki arkadaşlarımdan biri,

“Hayrola başkomiserim, bir sıkıntı mı var?” diye sordu.

Olanı biteni anlattım.

“O iş kolay,” dedi. “Fransa’da kimse ehliyetsiz araba sürülmeyeceğini bildiği için, ehliyeti pek sorgulamaz. Sigorta yaptırmak önemlidir. Onu çözdük mü, olay çözülür.”

“Sigortayı nasıl çözeceğiz?” diye sordum. “Ehliyeti olmayan birisine kimse sigorta yapmaz. Üstelik sigorta, yapıldığı andan sonrasını kapsar. Bizim olayımızı çözmez ki…”

“Ehliyeti şimdilik kafaya takma abi. Sigorta işini de geçmiş tarihle düzenlettirerek bağlarız,” dedi.

“Öyle salak bir sigortacıyı nereden bulacaksın? Olmaz ki…” dedim.

“Demokrasilerde çare tükenmez abi. Bu işi Kamil Bey şipşak halleder,” dedi.

“Biraz paragözdür ama sigorta işi dedin mi Kamil Bey bu işin piridir…”

Duyduklarımdan içim rahatlamaya başlamıştı.

“Kim bu Kamil Bey?” diye sordum.

“Tanıştırırız abi. Problem değil. Ben bir telefon edeyim de, yerinde olup olmadığını öğrenelim. Yerindeyse, hemen işi bitirelim,” dedi.

Bir yeri telefonla aradı.

“Yerindeymiş abi. Hadi gidelim de sigorta işini halledelim.”

Gittik. Bir bürodan içeri girdik. Kamil Beyle tanıştık.

Göbekli, neşeli bir adamdı. Dünya yansa umurunda olmayacak bir görüntüsü vardı.

Başımdan geçen olayı anlattım.

“Basit,” dedi. “Bin Frank’a mal olur sana!”

On bin Frank’ı gözden çıkarmış biri olarak, bin frank sözünü duyunca, çok ucuz geldi bana. Ama içimi rahatsız eden bir şey vardı.

“Bin Frank mesele değil de! Geçmiş tarihli olarak bu sigortayı nasıl başlatabiliyorsunuz?” diye sordum.

“Ben Strasburg’ta Türkiye’deki Güneş sigortanın acentasıyım,” dedi. “Bir hafta boyunca sigortaları yapar, hafta sonunda hepsini Türkiye’ye postayla gönderir, parasını da yatırırım.”

“Senin sigortanı da 3 gün öncesinin tarihiyle hazırlayacağım. Poliçeni şimdi sana veririm. Hafta sonu da diğerleriyle birlikte Memlekete gönderirim. Sıkıntı yok!” dedi. “Polisler gelince bu poliçenin numarasını ve fotokopisini verirsin, olay biter!”

“Ehliyet ne olacak?” diye sordum.

“Sigorta önemli. Bunu gösterince kimse ehliyeti sormaz,” dedi.

Bin Frank’ı ödedim. 3 gün öncesinin tarihiyle hazırlanmış sigorta poliçesini aldık, geri döndük.

İşin ilginç yanı, o kazayla ilgili olarak ne polisler yanımıza gelip bir şey sordular, ne de bir uğrayan oldu. Bu konuyla ilgili hiçbir gelişme olmadı…

DEĞİŞİK BİR BELA ÇEŞİDİ

O zamanlar Strasburg’un yağmurları meşhurdu. Bizim Karadeniz bölgesi gibi… Belki yine aynıdır, bir gün yağmasa ertesi gün mutlaka yağardı. Bir ara sekiz, on gün yağmur yağmamıştı da nasıl hayret etmişlerdi.

Bir gün, arabamla Strasburg’a doğru dönmüş, geliyordum. Sicim gibi bir yağmur vardı. Silecekler soluksuz çalışmak zorunda kalıyorlardı. Şehre tam giriş yapmıştım ki, kadıncağızın birinin otostop mu yaptığı yoksa yardım mı istediğini tam anlayamadığım işaretler verdiğini gördüm. Düşecek gibi sallanıyordu.

Beklediği kaldırımın kenarında arabamı durdurdum. Tam arabanın sağ kapısını içeriden açmak için uzanmaya çalışırken, açmama fırsat kalmadan kapıyı açıp, arabaya biniverdi.

“Size nasıl yardımcı olabilirim?” diye sormaya çalışırken “Çok teşekkür ederim,” diye sözümü bitirmeden cevapladı. Ön koltuğa oturdu, kapıyı çekip kapadı.

Yağmurdan sucuk gibi ıslanmıştı. Üzerinde; dizlerinden bir karış yukarıda boyu olan bir mini etek ve göğüslerinin yarısını açıkta bırakan bir tişört vardı. Yağmurdan ıslandığı için tişörtünün içinde bir şey olmadığı açık açık belli oluyordu. Otuz, otuz beş yaşlarında gösteriyordu. Balıketi denilebilecek tipte bir kadındı. Omuzlarına değen uzunlukta siyah saçları vardı.

Bana;

“İspanyol’sunuz değil mi?” diye sordu.

Konuşmasından, alkollü ve çakır keyif olduğu hemen belli oluyordu.

“Hayır, Türküm!” dedim.

“Kesinlikle İspanyol’sunuz, bir İspanyol gördüm mü, hiç yanılmam!” dedi.

İspanyollar da genellikle Türkler gibi esmer tenli, siyah saçlı insanlardır. Yurt dışına çıktığımda, beni İspanyollara benzeten pek çok kimse olmuştur.

“Doğma büyüme Türküm. Yanıldınız!” dedim.

“Hiç yanılmam!” dedi. “İspanyol gördüm mü hemen tanırım. Neden İspanyol olduğunuzu saklıyorsunuz?”

“Kusura bakmayın, bir şey sakladığım yok. İspanyol falan da değilim. Olsam, söylerdim,” dedim.

Sanırım İspanyolca bir şeyler söyledi. Kadın önüne değil, hep bana bakıyordu. Bakışlarından, rahatsız olduğumu hissettim. Yine de, gülümseyerek,

“Ne konuştuğunuzu anlayamıyorum. Lütfen Fransızca konuşur musunuz?” dedim.

Kadın, mayışık mayışık bana bakıyordu. “Bu kadın tekin birine benzemiyor, hemen bundan kurtulmalıyım,” diye düşündüm.

“Şehir merkezine kadar gidiyorum, sizi nerede bırakmamı istersiniz?” diye sordum.

“Hiçbir yere,” dedi biraz şehvetli bir şekilde.

Kadının ses tonu hoşuma gitmemişti. Bizim memlekette erkekler kadınlara sulanır, bu kadın da bana sulanır gibime geldi. Elimde olmadan bir an irkildim.

“İnmek istediğiniz bir yer olmalı. Yol üzerinde bana söylerseniz, sizi orada bırakabilirim, anlaştık mı hanımefendi!” diye nazik bir şekilde uyardım.

Bir elini uzatıp, yüzümü okşamak istedi.

“Nereye istersen oraya götür beni,” dedi.

Kadının kalbi de kırılsın istemiyordum. Elimle, yüzümü okşadığı elini tutup, koltuğuna doğru geri bıraktım.

“Lütfen efendim, çok yağmur var, bu şekilde davranmayın!” diye tekrar uyardım.

“Neden İspanyol olduğunu saklıyorsun benden?” diye sordu.

“İspanyol değilim, olsam zevkle söylerdim. Kötü bir tarafı yok ki,” dedim. “Siz İspanyol’sunuz galiba…”

“Ben Fransız’ım ama İspanyolları çok severim, bayılırım!” dedi içini çekerek…

“Ne kadar güzel,” dedim. “Sizi nerede bırakırsam, sizin için iyi olur?”

“Senin evine gitmek istiyorum, başka bir yer istemiyorum!” dedi.

Kadının ses tonundan, kolunu bacaklarını bir acayip oynatmasından hiç hoşlanmamıştım.

“Benim evim yok efendim.” Dedim.

O zamanlar konsolosluk binasında bana ayrılmış bir odada kalıyordum. Gerçekten evim yoktu. Eşimi ve çocuklarımı memlekete göndermiştim.

“Ya evine götürürsün ya da bu arabadan indiremezsin beni!” dedi.

“Siz sarhoş olmuşsunuz. Sağlıklı düşünemiyorsunuz. Polise bırakmamı ister misiniz? Onlar size yardımcı olur,” dedim.

“Evine değil de polise götürürsen, arabanın içinde çığlık atarım, kurtulamazsın.” Dedi. “Beni evine götür!”

Ne yapacağımı şaşırmıştım. Çapkınlık yapmayı bilmediğim gibi, evli erkeklerin kendi eşlerinden başkasıyla âşık atmasına da şiddetle karşı çıkan bir anlayışım vardır. Bu tip erkekleri de pek sevmem!

Kadının bana, neden sülük gibi yapışmak istediğini bilmediğim gibi nasıl kurtulacağımı da bilmiyordum.

Aklıma, bizim Türklerin takıldığı, benim de bisikletimin çalındığı pub geldi.

Publar; isteyenlerin yemek yediği, isteyenlerin oyun oynadığı, isteyenlerin de kafa çektiği yerlerdir.

“Oraya girersek, bizim Türklerden yardımcı olanlar çıkar!” diye düşündüm.

“Bu saatte eve gidilmez,” dedim. “Bir pub’a girelim. Bir şeyler atıştıralım.”

“Senin yanında her yere giderim,” dedi keyifle.

Pub’tan içeri girdik. Ayakta bir şeylerin atıştırıldığı, yenip içildiği barın önüne geldik. Kadın sevdiği içkiden söyledi, ben de kola istedim. Ayakta durup içiyorduk. Ben “Ne yapabilirim?” diye düşünürken, Kadın birkaç kere bana sarılmak istedi, engel oldum.

Yanımıza, daha önceden tanıdığım, Yozgatlı, güreş çalışmaları yaptığı için pehlivan dediğimiz bir arkadaş geldi.

“Komiserim, dikkatimizi çekti de bir sıkıntı mı var?” diye sordu.

“Var,” dedim. “Bu bayanı yoldan aldım, beni İspanyol sanıyor, illa ki evime gitmek istiyor, kurtulamıyorum…”

“Müsaade var mı? Çözelim problemi…” dedi gülerek.

“Dua ederim,” dedim.

“Tamam o zaman, bana bırak komiserim,” dedi. Kadınla ikimizin arasına geçti, kadına hitaben,

“Siz İspanyolları çok seviyormuşsunuz…” dedi gülümseyerek.

“Evet, bayılırım,” dedi kadın sevinçle.

“Size bir İspanyol evi göstermek istesem, olur mu?” dedi bizim pehlivan.

“Bayılırım,” dedi kadıncağız.

Pehlivan bir elini kadının beline doladı.

“Hadi o zaman gidelim buradan,” dedi.

Birlikte oturdukları masanın yanından geçerken, oradaki arkadaşlarına hitaben, Türkçe olarak,

“Kime niyet, kime kısmet!” dedi. “Allah böylelerinin sayısını artırsın!”

"Allah böylelerinin sayısını artırsın," derken iyi bir şey mi söyledi yoksa kötü bir şey mi tam anlayamasam da, beni büyük bir dertten kurtarmıştı...

Halâ bilmem; ben mi ona iyilik yaptım, o mu bana iyilik yaptı!..

Birlikte çekip gittiler.

O günden sonra yolda bekleyen hiçbir kadını bir daha arabama almadım!

Bu yazı 62 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar