Reklam
İYİ Kİ VARSINIZ!
İsmet SAYAR - YAŞADIKÇA

İsmet SAYAR - YAŞADIKÇA

İYİ Kİ VARSINIZ!

23 Eylül 2017 - 03:21

 

 

‘İyi ki varsınız’ cümlesini duyunca neden bilmem, bayağı bir irkilirim! İçimde, “Ne oluyoruz ulan?” diye bir sarsıntı hissederim.

Teşkilatta çalışırken; arkasından, aksine konuştukları halde, ‘üstlerine’ bu cümleyi söyleyenlerin olduklarını gördükçe, midemin kıvrılmasından böyle bir kanıya vardığımı sanıyorum.

Bu tip kişilik karakterinde olanlarla tartışmalarım bitmezdi...

"Ayıp olmuyor mu bu yaptığınız, adamın yüzüne nasıl konuşuyorsunuz? Şimdi ne biçim söylüyorsunuz!" derdim.

Yaygın, ağızlarına sakız olmuş bilinen cevabı patlatırlardı;

"Köprüden geçesiye kadar, ayıya dayı diyeceksin!"

Elbette benim de eleştirdiğim çok insanlar olmuştu. Ancak, önce yüzlerine karşı söylerim, tartışırım…

Yanlışa devam ettiğini görürsem, artık hiç susmam!

Bu yüzden olacak, astlarımdan birisi bana bu cümleyi kullandı mı, şüphelenmeye başlardım...

Hem ondan...

Hem de... Kendimden!

İYİ Kİ, SİZ VARSINIZ!

Bir gün evrak imzalatmak için Müdür beyin makam odasına girdim.

Şube müdürüyüm o zamanlar.

İçeride, müdür yardımcısı rütbesinde, sağ kolu olan bir ağabeyimizle birlikte; ayakta durmuşlar, odanın pencerelerinden dışarı bakıyorlardı.

Müdür beyin iki eli, pantolonunun iki cebine sokuluydu. Mutlu, huzurlu bir ruh hali hemen göze çarpıyordu. Ağabeyimizin de...

Benim odaya girişimi hiç umursamadılar. Varlığımı fark ettiler mi yoksa farkıma bile varmadılar mı tam anlayamadım. Sanki orada ben yokmuşçasına konuşmalarına devam ediyorlardı.

Ağabeyimiz, müdür beyin bir sağına, bir soluna geçip, o meşhur, benim hiç ısınamadığım cümleyi kullanıyordu;

"İyi ki varsınız sayın müdürüm! Bunu ancak siz yapabilirsiniz. İyi ki sizi buraya göndermişler! Gönderenlerden Allah razı olsun!"

Konuştukları konu neydi acaba?

Meraklanmaya başlamıştım. Kulaklarımı anten gibi diktim, her kelimelerine dikkat kesildim.

Sağ kol ağabeyimiz konuşmaya devam ediyordu;

"Sahipsiz kalmış buraları müdürüm. Yıllardır böyle. Gelmemiş ki sizin gibi birisi bunları düşünsün!" dedi.

Ses tonu, bağrı yanık insanların ki gibiydi. Müdür Beye her zamanki klasik uzun havalarından birini çekiyor olmalıydı.

"Yaparız değil mi?" dedi Müdür bey. "Elimize yüzümüze bulaştırmayalım da! Bu kadar yıllık hizmetimiz var, durup dururken çekemeyenlerin eline fırsat vermeyelim de!..”

NE DERSİNİZ? GÜZEL OLMAZ MI?

Ne yapılacaksa artık!

Bir hususu kıvamına getirmişti demek ki sağ kol. Taşı tam istediği gediğe yerleştirmiş veya yerleştirmek üzere olmalıydı.

Hoşlanmazdım ondan. Bulaştığı her işte bir sakatlık çıkardı. O da beni hiç sevmezdi. Beni gördüğünde; lağım kokusu almış hanımefendiler gibi kıvrım kıvrım kıvırırdı burnunu. Küçük düşürmeye çalışır, yapmaya çalıştığım işleri çelmeledi mi, önümü kesti mi, acayip zevk alırdı.

Ben de onunkilerden!

Benim işim daha kolaydı; onun muhakkak eksiği veya yanlışı olurdu...

Birbirimize resmen düşman gibiydik, ama avantajlar ondan yanaydı:

Bir rütbe üstümdü.

Üstelik Müdür beyin sağ koluydu...

Şubem de ona bağlıydı...

Müdür beyin etrafında fır fır dönmeye devam ederken;

"Dört şubeyi taşıdık mı müdürüm, hem müdüriyetimiz rahatlar, hem de iş yaptırmaya gelen vatandaşlar. Uygun görürseniz, sadece halkla iç içe olan şubelerimizi buraya taşırız. Ne dersiniz? Güzel olmaz mı?” diye sordu.

Demek ki konuştukları mevzu, bazı şubelerimizin ana binadan dışarı taşınmasıydı.

İyi de nereye? Öyle bir yerimiz yoktu ki!

Müdür bey, eliyle pencerenin dışını göstererek bir yay çizdi.

"Bana da çok mantıklı geliyor. Dört şubemizi oraya oturttuk mu, bu binada da çok yer boşalır. Dört şube sığar değil mi? Buradan bakınca sanki biraz almaz gibi geliyor!" dedi.

"Siz daha iyisini bilirsiniz sayın müdürüm ama rahat rahat sığarlar. Hiç endişeniz olmasın. Ölçtürdüm ben. Ferah ferah şubeler olacak. Aralarını da duvarla değil, cam bölmelerle ayırdık mı, başlarındaki müdür, oturduğu yerden kim ne yapıyor? Kim var kim yok, görebilecek," diye cevapladı ağabeyimiz.

İçimi biraz kıskançlık sarar gibi oldu. İyi, güzel şeyler söylüyordu sağ kol…

Kafasına taş falan düştü de, benim mi haberim olmamıştı acaba!

O da eliyle pencereden dışarıyı gösteriyordu;

"Şuraya Trafik şubeyi koyarız, hemen yanına da pasaport şube, Ruhsat şubeyi de şuraya veya şuraya koyduk mu!" dedi.

"Para işinde bir aksama olmaz değil mi? İyice sağlama bağladın mı? Yaparken yarım kalmasın da..." diye konuştu müdür bey.

"Çok sağlam müdürüm. Konuştum Genel Müdürlükle. Biz talep ettikçe aktaracaklar. Siz hiç kafanıza takmayın. O işlerin hamallığı bize ait," dedi ağabeyimiz.

Anladığım kadarıyla, yeni bir bina yaptırmayı planlıyorlardı.

Gerçekten ihtiyacımız vardı. Müdüriyet binası 1970'lerde yapılmıştı.

Belki o zamanlar, odalar, fazla bile gelmiştir. Şimdi yetmiyordu. Yeni yeni şubeler kuruldukça sıkışıklık iyice artıyordu.

İyi de, bu işlerden sorumlu bir şubenin müdürü olarak, benim niye haberim yoktu?

"Ruhsat alma işinde bir pürüz çıkmaz değil mi E… Bey?" diye sordu.

Ağabeyimiz çok ciddi bir tavır takındı. Karşısındakini azarlamaya hazır biri pozisyonuna geçti,

"Ne münasebet sayın müdürüm!” dedi, ”Kimin haddine düşmüş? Emniyet Müdürlüğümüz hizmet binası yaptırmak isteyecek de, birisi engel olmaya kalkacak! Güçleri yeter mi?"

Kendinden çok emindi.

"Üstüne kat yapılırken, kadememiz çalışmaya devam edecek, bak aksama istemem!" dedi müdür bey oldukça babacan bir ses tonuyla.

"Aksama olmasın ama ufak tefek arızalara da de ses çıkarmayız canım!" der gibiydi...

Kademe denilen yapı; polis otolarının bakım ve tamirinin yapıldığı, uzunlamasına düzenlenmiş bir yerdi.

"En ufak bir aksama olmaz sayın müdürüm. Her ikisi de 'tıkır tıkır' işleyecek. İnşaat, kesinlikle kademenin çalışmasına engel olmayacak!" dedi.

KESİNLİKLE OLMAZ!

Aklım başımdan gitti.

Olayı çözmüştüm. Bunlar, kademe olarak kullandığımız tek katlı binanın üstüne kat çıkmayı planlıyorlardı.

"Kesinlikle olmaz!" dedim.

Birden sinirlenivermiştim. Sesim sanki üstlerimle değil de astlarımla konuşur bir tonda çıkmıştı. Onlarla bile konuşurken bu kadar olmazdı.

İkisi birden benden tarafa döndüler, afallamışlardı. Odada olduğumu bile unutmuş olmalıydılar.

"Ne dedin sen?" dedi müdür bey şaşkınlıkla.

"Oraya kat falan yapamazsınız! Bu imkânsız!" dedim.

Geride duruyordum, bir iki adım daha onlara doğru ileriye gittim.

Ağabeyimizin yine burnunun kıvrıldığını gördüm.

"Konuştuğunuz şekilde olmaz müdürüm! O bina o yükü taşıyamaz!" dedim.

İkisinin de suratı bozulmuştu. Müdür bey;

"Nedenmiş, neden olmuyormuş?" diye sordu.

Hasan isminde bir müdür yardımcımız vardı. Ben Nevşehir'e sürüldükten sonra, yaş haddinden emekli olmuş, yanıma ziyarete gelmişti. Ona sormuştum,

"Hasan Müdürüm, benim her söylediğime, hepiniz karşı çıkıyordunuz? Sebebi neydi?" diye...

İlginç bir cevap vermişti,

"Söylediklerinizin belki hepsi doğruydu İsmet müdürüm. Ama öyle bir söyleyiş tarzınız vardı ki, kazık gibi, güm diye! İnsan biraz alttan alır, ne bileyim daha yumuşak bir tonda söyler! Siz, 'damdan düşer gibi, herkesi suçlar gibi konuşurdunuz’ Öyle konuşunca da ne söylediğinize bakmaz, otomatik kendimizi savunmaya geçerdik!.."

Ben de öyle olduğumun farkındaydım da, bir türlü huyumu değiştiremiyordum işte...

Aslında gayret de ederdim… Demek ki olmuyormuş...

Bilmek elbette önemliydi ama hayata uygulayabilmek apayrı bir beceriydi…

"O binada hiç temel yok! Öylesine yapılmış bir yer. Oraya yeni bir kat çıkılacaksa, yıkılıp, sağlam bir temel atılarak yapılmalı. Zaten meyilli olan bir arazi. Düşündüğünüz, konuştuğunuz gibi olmaz!” Dedim.

Sağ kol ağabeyin yüzü hafifçe kızarmıştı. Kızdığı, sinirlendiği belli oluyordu.

"Sen" dedi, "İnşaat mühendisi misin?”

"Yok!” Dedim.

"Şimdiye kadar hiç inşaat yaptırdın mı?"

"Yooo!"

"İsmet efendi! O zaman ukalalık yapmana gerek yok! Bilmediğin işlere karışma, burnunu sokma! Üstelik sana soran oldu mu?" dedi.

Bizim teşkilatta ‘efendi’ diyerek genellikle odacı veya bekçilere hitap edilir.

O sözün altında kalacak insan mıyım ben be?

"E… Beyefendi, sen hiç inşaat yaptırdın mı?” Diye sordum.

Beyefendi, diye söylerken vurgulamıştım. Efendilerin beyi sensin demek istercesine…

Ne söylemek istediğimi anladı, bana saldırmak ister gibi bir şekil aldı.

Âlim Allah, iki yumrukta işini bitirirdim. Zaten, gözüme hep ‘çeyrek porsiyon’ görünürdü.

Aramızda her an kavga çıkabilirdi. Ortalık birden bire gerilmişti.

Müdür bey araya girdi;

"İmzalanacak bir evrak mı o elindeki?" diye sordu.

"Evet efendim!" dedim.

"Getir, imzalayayım," dedi.

Makam masasına geçti, koltuğuna oturdu.

Evrakı verdim. Okumadan imzaladı.

"Başka bir şey var mı?" diye sordu.

"Yok!" dedim.

"Tamam, çıkabilirsin!" dedi.

Odanın havası bozulmuştu zaten, selamımı verip çıktım.

MODERN BİR KAT!

O kat, o kademe denilen eğreti yapının üzerine yapıldı.

Katın kendisi ve içine yaptırılan mobilyalara tam 470.000 dolar para harcanmıştı.

Enflasyon olduğundan, yapılan tüm harcamaları dolara çevirip, not ediyordum. İlerde Türk parası komik bir rakam olarak görünebilirdi... Neme lazım işi sağlama almakta fayda vardı.

Ruhsat aşamasında, Bayındırlık müdürlüğünde, Ali isminde bir mühendis, projeyi onaylamak istemeyince, ağabeyimiz bastırmış,

"Sana ne mühendis bey, emniyete ait olacak bir bina. Kullanacak olan bizleriz!"

Mühendisin sesini kestirdiğini, yanında birlikte gittiği memurlar anlatmıştı.

Hiç kimse, durduk yerde polislerle arasının bozulup, başının derde girmesini istemez.

"Tamam müdür bey, işte imzalıyorum. Ne haliniz varsa görün. Ama sonra gelip benim başımı ağrıtmayın da!.." demiş, mühendis imzasını atmadan önce…

OLDU DA BİTTİ MAŞALLAH!

Gerçekten modern bir kat görünüşü vardı.

Planlandığı gibi, dört hizmet birimimiz oraya taşınmıştı.

Oraya taşınanlar da memnundu, Müdüriyette kalan diğer personelde...

Hem modernleşmiş, hem de rahatlamıştık…

Tam konuştukları, düşündükleri gibi gerçekleşmişti. Açıkçası görüntü benim de hoşuma gitmişti.

“Lan oğlum, bir daha bilmediğin konularda kimseyle tartışmaya girme! Memlekete iyilik yapayım derken, hizmet yapacakların önüne takoz olma!” diye kendi kendimi eleştirdiğim zamanlar da oldu.

Hani, bu ağabeyimizin bulaştığı her iş, fiyaskoyla sonuçlanırdı? Demek ki, insanoğlu yanılabiliyormuş… Bende de ‘at gözlüğü’ olma ihtimali vardı galiba.

İyi de… İçimde bir yerler neden hala rahatsızdı? Neden ikilemdeydim?

ZAMAN YANLIŞLARI GÖSTERİR!

Günlük hayatın içinde, yeni sorunlar, yapılacak işler, geçmişi perdeliyor, yumuşatıyor.

Bizler de yeni hizmet binasına alışmıştık. Eskiden beri oradaymış duygusu oluşmuştu. İşler tıkır tıkır dönüyordu. Binayı yapan müteahhidin, sağ kol ağabeyimizin hemşerisi olduğu, sık sık birlikte göründükleri, yedikleri içtikleri, binanın biraz pahalıya çıktığı falan konuşulmaz olmuştu.

Bina hizmete girdikten altı ay sonraydı. İlk alarmı, şubemdeki bir memurumun bana söylemesiyle fark etmiş oldum,

“Müdürüm yeni binadaki çatlakları gördünüz mü? O binada çalışan trafik personeli huzursuzmuş!” dedi.

Birlikte aşağı indik, çatlağın olduğu yere bakmaya gittik. Doğruydu, dış sıvanın yapıldığı yerler ince bir şekilde, yukarıdan aşağı doğru yarılmıştı. Binanın sağ tarafında çatlaklar vardı, sol tarafı sağlam görünüyordu.

“Müdür beyle, müdür yardımcısının haberleri var!” dedi. 

Tartışma yaptığımız müdürün tayini çıkmış, merkeze alınmıştı. Sağ kol ağabeyimiz de terfi etmiş, o da emniyet müdürü olarak merkeze gitmişti…

Yeni gelen müdürle de yıldızımız pek barışmamıştı. İyi başlamıştık ama olaylar aramızı soğutmaya yetmişti.

En son tartışma konumuz, şehirde meydana gelen hırsızlık olayları üzerineydi. Hırsızlık olaylarındaki artış, bir polis olarak beni rahatsız ediyordu. O hizmet kolunda hiç çalışmadığım için, açıkçası alınması gereken tedbirlerin neler olduğunu da pek bilmiyordum. Düz düşünüyordum. Gece, normal vatandaş evinde istirahate çekildiğinde, sokakta dolaşan şüphelilerin kimliklerini kontrol etmek, orada niye dolaştığını sorarak makul cevaplar verip vermediğine bakmak, seyir halindeki araçların trafik kontrolünü yapıp, aracın çalıntı olup olmadığını sorgulamak, aracı sahibi haricinde biri kullanıyorsa, hikâyesini öğrenmek gibi uygulamalara önem vermemiz gerektiğini söylemiştim…

“Bilmediğin işlere karışma! Kendi işine bak!” demişti…

Ek hizmet binası yapılalı 8 ay olmuştu. Binadaki çatlaklar, uzunlamasına yapılmış olduğundan, yarısında var, yarısında yoktu. Çatlaklar rahatsız edecek şekilde göze batıyordu.

Trafik şubesi çalışanları ile onun bitişiğindeki şubedekiler, can güvenliği açısından, buraya girmeye çekinmeye başladılar.

Haklılardı. Dört şube için, tren vagonları gibi, uzunlamasına yapılmış binada hizmet veren iki şubeyi boşalttırarak tekrar eski yerlerine yerleştirmek zorunda kaldık.

Binanın yarısı hizmette kullanılmaya devam edildi. Diğer yarısı boş duruyordu.

Çalışma odam, en üst katta olduğundan, penceremden her baktığımda durumu görüyordum. Yapabileceğim pek bir şey yoktu.

AŞAĞI TÜKÜRSEN SAKAL, YUKARI TÜKÜRSEN BIYIK!

Güvendiğim, dürüst bir memurumun anlattıklarına göre; aslında, terfi ederek merkeze giden sağ kol ağabeyimiz zamanında olayın farkına varılmış, bina güçlendirilmek istenmişti. Tuhaf bir durum ortaya çıkmıştı. İşten anlayan mühendislere göre; binanın yıkılmasını önlemek için, en az elli metre derinlikte beton direkler dikilmeliydi. Böyle yapılsa bile, yine de çökebilirdi…

İlginçlik şuradaydı; Bina, içindeki mobilyalarla 470 bin dolara mal olmuştu, güçlendirilmesi için yapılması gereken harcama 600 bin dolardı! Üstelik yıkılmasının önlenebileceğine dair de bir teminat veremiyorlardı. Bina yıkılıp, yeniden yapılsa daha ucuza çıkacaktı!

Bir başka sorun da; harcanan bu kadar parayla yapılan bu binanın, genel müdürlüğe hesabının nasıl verileceğinin bilinmemesiydi. Senesini doldurmadan çökecek bir binaya harcanan bu kadar büyüklükteki bir para mutlaka göze batardı! Ne cevap verebilirlerdi ki?

Sağ kol ağabeyimizin de terfi etme senesiydi. Böyle bir durumun ortaya çıkması, ilelebet bir üst rütbeye çıkmasını engellerdi. Sanırım en iyi izlenecek yol, bir şey yapmadan zamana bırakmaya karar vermeleri olurdu. Terfiini alınca nasıl olsa tayin olup gidecekti.

Öylesine bırakıldı; gittiği yere kadar gitsin! Nerede trak, orada bırak! Allah Kerim!..

Tamam da… Ben her baktığımda gözüme batıyor, o ne olacak?

ERKEK ADAMSAN RAPOR ET!

Galiba, rutin yıllık denetimler için başmüfettişler gelmişti.

İçlerinden birisi dikkatimi çekti, Konyalıydı, hemşerim sayılırdı. Hemşeri olmak o kadar beni etkilemez de, en üst katta, ufacık bir odayı mescit olarak ayırmıştık. Her namaz vakti gelip, mescitte namazını kılıp, aşağı iniyordu. Ne yalan söyleyeyim, adamı tanımadığım halde kanım ısınıvermişti.

Bir gün, sanırım ikindi namazını kılmış, merdivenlerden aşağı iniyordu, koluna girdim, merdiven camlarından, yaptırılmış ek binayı da göstererek,

“Müdürüm, madem burayı denetlemeye gelmişsiniz, şu binaya dünyanın parası harcanarak yaptırıldı, karşı çıktımsa da gücüm yetmedi. Bunu da uygun bir şekilde raporunuzda belirtseniz de, bu zararı verenler cezasını çekseler,” dedim.

“İcabına bakarız. Bir inceleyeyim!” dedi.

O aşağı inmeye devam etti, ben tekrar yukarı çıktım. İçim rahatlamıştı. Herkesin yaptığı yanına kar kalırsa, bizim devletimiz nasıl ileri gidecekti? Versin hesabını yanlış yapanlar, bana ne?

Ertesi gün, normal olarak sabahleyin mesaiye başladık, yarım saat oldu olmadı, masa üstündeki telefonum çaldı. Arayan müdür beyin özel kalemindeki memurdu.

Müdür beyin, beni makamında beklediğini söyledi. Hemen aşağı indim, makama girdim.

Makamda, müdür beyin makam masasının yanında, dün koluna girdiğim başmüfettiş oturuyordu. Gülümseyerek, her ikisine birden;

“Günaydın!” dedim.

Müdür bey, “Günaydın,” dedikten sonra,

“Sen, dün başmüfettişimize bir şeyler söylemişsin, öyle mi?” diye sordu. Adamla konuştuğumuz başka konu olmadığı halde, sanki anlamamış gibi yaparak;

“Hayrola müdürüm, ne söylemişim, hatırlayamadım!” diye sordum.

Açıkçası moralim bozulmuştu. Müdür beyin ses tonu da hoşuma gitmemişti.

Başmüfettişe de içimden kızdım, ‘Biz neler umarak söyledik, şunun yaptığına bak! Bir de hemşerimiz olacak!..’

Müdür bey, sağ elini pencerenin olduğu tarafa doğru uzatarak;

“Şu yaptırılan binayı şikâyet etmişsin!” dedi.

Bozuntuya vermemeye çalıştım;

“Şikâyet değil de müdürüm, bir incelenmesinin iyi olacağını söylemiştim,” dedim. Başmüfettişe dönerek;

“Öyle değil mi sayın başmüfettişim!”

Adam, gayet ciddi bir şekilde bana bakarak;

“Yok!” dedi, “Dün bana resmen şikâyet ettin!”

İçimden başmüfettişe de kızdım; “Sana güvenip bir şey söylemişiz, işine gelmediyse dikkate alma! Ortalığı ne karıştırıyorsun? Zaten adamla aramız limoni!”

Müdür beyin suratı bozuktu;

“Ayıp değil mi senin yaptığın?” dedi.

“Niye ayıp olsun ki müdürüm!” dedim.

“Devlette devamlılık esastır, birisi yanlış yaparsa, ondan sonra gelen düzeltir!” dedi. “Delikanlı insan; şikâyet, ispiyon etmez!”

Konuşmanın gidişatı hoş değildi, sinirlerime hâkim olamazsam ne olacağı belli olmazdı.

“Bu konunun devletin devamlılığıyla, delikanlılıkla ne ilgisi var anlayamadım müdürüm. Boşa giden bu kadar paranın hiç mi hesabı sorulmayacak? Yağma Hasan’ın böreği mi var?” diye sordum.

Sanırım müdür bey alttan alacağımı, özür falan dileyeceğimi bekliyordu. Böyle konuşunca iyice sinirlendi;

“Erkek adamsan rapor yaz, ver de görelim,” dedi.

Ne demek istediğini ilk anda çözemedim. Delikanlılık, erkek adam falan… Ne oluyoruz ya!

“Bunun erkeklikle, delikanlılıkla ne ilgisi var anlayamadım!” dedim. “İstiyorsanız hemen bir rapor yazar, getiririm!”

“Yaz da görelim!” dedi.

“Baş üstüne!” dedim. Selamımı verip, çıktım.

Odamdaki bilgisayarın başına geçtim, o sinirli ruh halimle, ne olup bittiyse, tüm bildiklerimi, duyduklarımı rapor halinde yazdım. Hiç bekleme, düzeltme falan da yapmadan, kâğıda bastırtıp, götürüp müdür beye verdim. Başmüfettiş hala oturuyordu.

SENİN BU TEŞKİLATTA İŞİN BİTTİ!

Raporu yazıp verdikten sonra, bir daha o konuda, uzun bir süre boyunca gelişme olmadı. Rapor yazıp vermemi neden istediğini kafamda çözememiştim. Müdür bey de başmüfettişlikten gelmeydi. Muhakkak bir bildiği vardı da… Bizim kafa ve tecrübe o kadarını çözmeye yetmiyordu…

Aradan neredeyse bir aydan fazla bir süre geçmişti. Karşı tarafa aldırdığım odamın penceresinin önünde, ayakta durmuş, dışarıyı seyrediyordum. Sert bir ses tonuyla irkildim;

“O raporu yazan İsmet Sayar sen misin?”

Dönüp baktım, benden çok kıdemli bir ağabeyimizdi. Üç büyük futbol takımımızdan birinin yönetiminde olduğundan, gazetelerden tanıdığım biriydi. Başmüfettiş olduğunu biliyordum.

Kendime çeki düzen verirmiş gibi yaptım;

“Buyurun müdürüm, İsmet Sayar benim, emirleriniz?” dedim.

Elindeki siyahımsı bir çantayı benim masanın üzerine, atarcasına bıraktı, yanında gelen müdüriyette çalışan bayan polis memuruna benim masaüstü bilgisayarını göstererek;

“Geç otur, bilgisayarı ayarla, boş bir sayfa aç, bekle!” dedi.

Bana bakarak;

“Yeni yapılan bina hakkında olumsuz rapor yazarak, üstlerini ve icraatlarını eleştiren sen misin!” dedi.

Soruşturma açılırsa, şahit olarak benim ifademi alırlar diye düşünmüştüm. İcraatı ve üstlerimi eleştirmek için yazmamıştım ki ben o raporu! Şimşek hızıyla düşündüm; öyle bir anlamda çıkarılabilirdi…

“Bina hakkında bir rapor yazıp, müdürümüze arz etmiştim. Onu mu kastediyorsunuz?” diye sordum.

Otoriter bir sesle;

“Tam da o!” dedi. “Öyle bir rapor yazarak kendi ipini kendin çekmişsin! Senin bu teşkilatta işin bitti, Kimliğini ver bakayım.”

Cüzdanımdan kimliğimi çıkarırken, biraz da şaşkın vaziyette;

“Canınız sağ olsun,” dedim. “Biterse biter. N’apalım!”

Verdiğim kimliği bayan memura doğru uzatırken, ona hitaben;

“Yaz kızım,” dedi “Şüpheli İsmet Sayar…”

Kafam karışmıştı. Yanlışı yapan başkasıydı, ceremesini bana çektireceklerdi…

“Ancak, bir ağabeyin olarak sana bir iyilik yaparsam paçanı kurtarabilirsin!” dedi.

‘Madem bu teşkilatta ekmeğim bitti, korkacağım, çekineceğim bir şey yok demektir,’ diye düşündüm.

“Ne iyiliği?” diye sordum.

“Özür diler ve raporu kızgınlıkla yazdığını belirtirsen, ben de bu soruşturmada ceza teklifimden vaz geçerim,” dedi.

Özür dilemek, raporda yazdıklarımdan geri dönmek mi? Ölürüm daha iyi!

“O dediğiniz katiyen olmaz!” dedim. “Ben ne yazdıysam, odur!”

“O zaman günah benden gitti!” dedi.

Memura hitaben;

“Yaz kızım, … Şüpheli raporun kendisine ait olduğunu kabul ederek, ilave edeceği bir hususun bulunmadığını beyan etmiş olup…”

Canım sıkılmıştı;

“Bana soracağınız bir soru yok mu, benim ilave edeceğim hususlar var.” Dedim.

“Gerek yok,” dedi. “Raporunda her şeyi açık açık yazmışsın. Uzatmanın kimseye faydası olmaz!”

İfade tutanağını imzaladım. Çıktı, gitti.

Gidiş o gidiş. Başka hiçbir gelişme olmadı. Olay kapandı gitti.

İYİ Kİ VARSINIZ! CÜMLESİ BİR İKAZDIR…

İstanbul’da torunlarla vakit geçiriyorum, bir memurum cep telefonumdan aradı. Sohbet ettik. Tam vedalaşacağız bana,

“Müdürüm hatırlar mısınız bilmiyorum, siz burada çalışırken kademenin üzerine bir bina yapılmıştı.” Dedi.

Hiç hatırlanmaz mı? Canımızı zor kurtarmıştık Allah’ın yardımıyla…

“Evet, hatırlıyorum,” dedim.

“O bina tamamen yıktırıldı da, kurtulduk müdürüm,” dedi. “Siz çok karşı çıkmıştınız da, yine de yaptırmışlardı. Sonucunu bilmek istersiniz diye düşündüm de…”

Sonucunu bilseniz ne değişecekti ki? Yapan yaptığıyla kaldıktan sonra…

Yöneticilere derim ki; sizin çevrenizde olan maiyetinizdekilerden sizlere; “İyi ki varsınız!” diyenler oluyorsa, bir durup düşünün… Yanlış adımlar atmanız için, arkanızdan sizi itiyor olabilirler…

Benden söylemesi !.. 

 

Bu yazı 1215 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar