NEVŞEHİR'İN DELİSİ
İsmet SAYAR - YAŞADIKÇA

İsmet SAYAR - YAŞADIKÇA

NEVŞEHİR'İN DELİSİ

16 Ocak 2019 - 18:03

2004 yılında Edirne’de çalışırken, şimdi benim gibi emekli olmuş, ama o zamanlar, 'küçük dünyaları ben yarattım' zanneden bir Emniyet Müdürüyle aramız papazvari olduğu için, tayinim Nevşehir’e çıkmıştı.

Bizim kurumda o zamanlar ve elbette ben kuruma girdiğim günden beri de, Emniyet Müdürleri ne derlerse hep o doğru olurdu. Kanunlar, velhasıl tüm mevzuat kantarın bir kefesine konsa, öteki kefeye de Emniyet Müdürü konulsa, hiç tartışmasız Emniyet Müdürünün olduğu kefe ağır basardı.

Ağır basmasının nedenlerinin başında gelen unsurlardan en önemlileri; sicil amirimiz olması ve istediği personelinin tayinini çıkartabilmesiydi. Bu iki özellik, rütbeli rütbesiz tüm personeli can evinden yakalar, ses çıkartamaz duruma sokardı.

Memurlar, yaşadıkları ve alıştıkları bir düzenin tayinleri çıkarak bozulmaması, amirler ise hem tayin hem de bir üst rütbeye çıkmalarına düşük sicil notu alarak engel olmaması için, kendilerini mutlaka baş eğmek zorunda hissederlerdi.

Elbette ben de bu düzene ayak uydurmaya çalışır, başımı belaya sokmak istemezdim. Ancak öyle gelişmeler olurdu ki, bir noktadan sonra kişilik yapımdan falan olsa gerek, önünü ardını artık pek düşünmez, su koyuverirdim! Kendimi ne kadar zapt etmeye çalışsam da, ya elimi ya da dilimi tutamazdım…

Nevşehir’e tayinim çıktığında artık kesin kararımı vermiştim: Emniyet Müdürü her kim olursa olsun, her ne yaparsa yapsın, sesimi çıkarmayacak, burnumu onun yaptığı yanlışlarla savaşmaya sokmayacaktım. Gerektiğinde içime atıp, kurbağalar gibi şiştikçe şişecek, ama hiçbir şeye itiraz etmeyecektim.

Madem ki bu düzenin çarkları böyle dönüyordu, mahallenin delisi olmanın bir anlamı yoktu… Zaten olunca da, değişen bir şey olmuyordu!

2005 yılı geldiğinde, Genel Müdürlüğümüzde toplanan komisyon, Emniyet Müdürü rütbemi yine vermemiş, onaylamamışlardı. Normalde tüm devrelerim 2003 yılında Müdürlüğe terfi ettikleri halde, vukuatlı olanlarla birlikte ben de sanki geçmişi vukuatlılar gibi müdür olamamıştım. Rütbemi vereceklerine dair ufukta da hiç bir umudum yoktu. Ortalık oldukça karanlıktı.

Zorunlu olarak İdare Mahkemesinde dava açmıştım. Uslu durmalı, aybaşından aybaşına maaşımı alıp, keyfime bakmalıydım...

Nevşehir’de o zamanlar üç Emniyet Müdür yardımcısıydık. Diğer iki müdür yardımcısı benim gibi Polis Kolejinden mezun değil, Polislikten yetişme idiler. Onların normal terfi yılı da o yıl, yani 2005 yılıydı. Onlar neredeyse bir emme basma tulumba olmuşlar, ne şiş yansın ne kebap taktiğinden giderek, bu rütbelerine kadar tökezlemeden gelmişlerdi.

Nevşehir’de çok cana yakın ve insancıl yapıda biri olan, Kolejde okurken bizim de sınıflar amirliğimizi yapmış, Şinasi Şener müdürümüz vardı. Sicil notunu bol keseden veren, kimseye takoz olmayan örnek bir büyüğümüzdü. Filmlerdeki Hulusi Kentmen tiplerinde biriydi.

Benim şanssızlığım, benim sicil notumu dolduracak kadar bir süre Şinasi müdürümle çalışamadan, onun tayininin çıkması, Nevşehir'den ayrılması oldu.

BİLİNMEZLİK İNSANI KORKUTUYOR!

Her gün, Emniyet Müdür Yardımcılarından biri, günün nöbetçisi olurdu. Üç günde bir nöbetimiz gelirdi.

Nevşehir sakin illerimizden biri sayılır, pek öyle polisiye olay falan çıkmazdı. O yüzden nöbetçi olmanın da herhangi bir sıkıntısı duyulmazdı.

Nöbetçi olmadığım bir gündü. Yine sessiz sedasız, sakin geçen bir hafta sonuydu...

Birden telsizlerde konuşmalar başladı... Önce ne olduğunu pek anlayamadım, biraz kapalı konuşuluyordu.

Genelde bizim asayiş kanallarını gazeteciler de dinlediği için, onları atlatmak amacıyla böyle yapılırdı.

Sonra, konuşmalar ilerledikçe anladım ki; bir vatandaş yedi katlı bir binanın çatısına çıkmış, intihar etmek için bekliyordu…

Nöbetçi Müdür yardımcısı da olay yerindeydi ama ne yapacağını bilemez bir haldeydi. Konuşmalardan anladığım kadarıyla intihar edecek adam çatıdan atladı, atlamak üzereydi. Polisimizin çaresiz kaldığı belli oluyordu…

Arabama atladığım gibi olay yerine gittim.

Müdür yardımcısı Şaban Bey, binanın tam önündeki caddede elinde telsiz; çaresiz, yüzü biraz ne yapacağını bilmez insanlar gibi, alaca bulaca olmuş bekliyordu. Yanında da bizim bir sürü polisimiz durmuş, çatıdaki adama doğru bakıyorlardı…

Şaban Bey, birlikte çalıştığımız sürece gözlemlediğim kadarıyla; dürüst, çalışkan, kanunlara saygılı ve vakıf, iyi bir yöneticiydi. Mevzuat bilgisi de benden ilerdeydi.

İntihar etmek isteyen adam, binanın en üstünde, havuz gibi yapılmış çatının ana caddeye bakan duvarına oturmuş, ayaklarını aşağı doğru sarkıtmış, bekliyordu.

Aşağıdan, “Sakın atlama!”, “Kendine kıyma!” "Atlama ulan atlama, manyak mısın sen!" falan diyenler oldukça, adam kıçını kıpırdaştırıyor, sanki kendini aşağı bırakıverecekmiş gibi yapıyor, milletin canını ağzına getirtip, sonra tekrar olduğu yerde sessizce oturmaya devam ediyordu. Herkesler de derin bir oh çekiyordu.

Şaban müdürüm adam kendisini aşağı atacakmış gibi yaptığında herkesten fazla kızarıp bozarıyordu. Sanırım, “Bu adam kendini aşağı atarsa, ölümünü önleyemediğim için sorumlu ben göründüğümden, sicilime işlenir, terfi edemem!” duygusu içini kaplıyordu.

O sene terfi edemezse, bir daha kolay kolay terfi edemeyeceğini elbette biliyordu. Emeklilik yaşı yaklaşmıştı. Üst rütbeye terfi edip emekli olursa, maaşı ömür boyu neredeyse iki misli olacaktı...

Böyle durumlarda polisimize nasıl davranacağına dair bir eğitim verilmediğinden, eskiden 'kavuklu' denilen kişilerin sokaklarda gelişine oynadığı 'orta oyunu'na benzer, denizlerde azgın dalgalara yakalanmış acemi gemi kaptanları gibi ne yapacağımızı bizler de şaşırır kalırız.

Öyle bir hava vardı ki, bizler bir şeyler yapmazsak, adam eninde sonunda kendini aşağı atacak, pelte gibi asfalta yapışıp kalacaktı. Gitmiş, o zamanlar Nevşehir’in en yüksek binalarından birinin çatısına çıkmıştı. Yedinci kattan asfalta çakıldığında kurtulmasının imkânı, ihtimali yoktu!

Şaban müdürümün yanına vardım.

“Adamın kim olduğu belli mi Şaban Müdürüm? Tanıyan var mı?” diye sordum.

Olayın etkisiyle gözleri pörtlek pörtlek olmuştu.

“Kimse tanımıyor,” dedi.

Böyle çökmüş duyguların esiri olmuş insanlar bunalımlı olurlar ki, canlarına kıymak için intihar yolunu seçerler.

Bunlarla nasıl konuşulacağını, nasıl iletişime geçileceğini biz nereden bilelim. Ters bir şey söylersin, intihar etmeyecek insanı da intihar ettirirsin.

“Atlama!” deyince laf dinleyip, atlamasalar hiç mesele değil de… Öyle yapmazlar ki, gözlerini bir noktaya dikip mel mel bakarlar...

“Bunu ikna etmeyi biz beceremeyiz Şaban müdürüm, haber merkezine anons edelim de buraya hastanelerden birinden bir psikolog falan göndersinler,” dedim “Bunların dilinden biz anlayamayız, öyle değil mi?”

Şaban müdürüm ne söylediğimi bile sanırım anlamamıştı. “Atlarsa, beni yakar bu…” gibi bir şeyler mırıldandı… Başarısız olmayı kendine yediremeyen bir karakteri vardı. Bilinmezliğin korkusu ruhunu kaplamış gibiydi.

Ben rütbede ondan kıdemliydim. Telsizle haber merkezine anons edip, hemen buraya hastanelerden bir psikolog göndermelerini istedim.

Bizim haber merkezlerindeki personelimiz böyle konularda deneyimlidir. Anında bana cevap verdiler,

“Müdürüm bütün hastaneleri aradık, bu işten anlayan doktor bulamadık, varsa da kimse gelmek istemiyor...”

Adam kıçının üzerine otururken, bazen ters dönüyor, iki eliyle çatı duvarına tutunup, ayaklarını ve gövdesini aşağı doğru salıveriyor, hemen atlayıverecekmiş gibi yapıyor, aklımızı başımızdan alıyordu. Aşağıdan yalvar yakar olup, ecel terleri dökerek yerine zor oturtuyorduk. Böyle yapınca bizde akıl makıl kalmıyordu ki soğukkanlılıkla ne yapacağımızı şöyle bir düşünelim…

Dikkatimi çeken en önemli şey, adam ağzını açıp tek kelime söylemiyordu. Hiç cevap vermiyor, iki de bir vücudunu aşağı atlayacak hale getirip, bizlere kök söktürüyordu.

“Bu Şaban Müdürümün altından kalkabileceği bir iş değil. Benim rütbeyi de zaten devlet vermiyor. Alacaksam zaten mahkemeden alacağım. Belki kurtarırım şu adamı,” diye düşündüm.

“Binaya polislerimiz girdi mi Şaban müdürüm?” diye sordum.

“Yok!” dedi.

Hemen orada duran polislerden iri yarı gördüklerimden dört, beş tanesine,

“Benimle birlikte yukarı çıkıyorsunuz, beni takip edin, ben ne dersem onu yapın, sakın benim demediğim bir şeyi yapmayın!” dedim.

Binadan içeri girdik. Aceleyle merdivenleri tırmanmaya başladık. Bir yandan da içimden, "Biz varasıya kadar atlamasa bari," diye dualar ederek, tavana kadar çıktık. Çatının kapısına gelince adamı gördüm. O da bizim geldiğimizi gördü. Kendini atacak gibi yaptı…

“Sakın atlama! Bak biz buradan sana bir adım daha yaklaşmayacağız, yemin ediyorum, ben bu polislerin müdürüyüm. Sakin ol!” dedim yalvarır tarzda...

Adam elleri çatı duvarının üstünde, hemen ters bir şey yapacak olsak, kendini aşağı bırakıverecek gibi pimpirikli duruyordu…

“Nerelisin sen hemşerim?” diye sordum.

Maksadım, adamın kafasını intihar etmekten başka şeylere yöneltmekti…

Adam da tık yok! Üstelik benim sesimi duydu mu, kendisini aşağı atıverecek gibi bir hale geçiyor…

Adam aşağı kendini atsa, belki de savcılık hakkımda intihara neden olmaktan dava açacak… Al başına belayı…

Yine yerine oturunca, biraz soluklandık.

“Hemşerim adın ne senin?” diye sordum.

Adam hemen atlama pozisyonuna geçti. Ağzını açıp tek kelime söylemedi…

“Tamam, önemli değil, söylemezsen de senin canın sağ olsun hemşerim,” dedim.

İkimiz de biraz sakinleştik.

“Evli misin, çoluk çocuk var mı?” dedim.

Var anlamında kafasını salladı. Biraz daha soluklandık…

“İnsanın çocuklarının olması ne güzel, değil mi hemşerim?” dedim…

“Değil!” dedi kedi mırıltısı gibi…

Ne söyleyeceğimi bilmiyordum ki… Karşımdaki insan benim için sarı çizmeli Mehmet Ağa gibi bir şeydi… Ama adamın bir kelime de olsa konuşması birden umutlarımı artırıvermişti.

“Seni onlar mı üzdü yoksa?” diye sordum.

Sanki adam haklıymış da ondan tarafa destek oluyormuşum havalarına girdim.

“Onlar beni üzmez,” dedi yine kedi mırıltısı gibi bir sesle.

Biraz daha soluklandık. Bu arada hep ne konuşmam gerektiğini düşünüyordum… Aslında biraz çenesi düşük bir insanımdır ama buradaki hava buna uygun değildi…

“Seni üzen her kimse bana söylemek ister misin? Hiç olmazsa senin gibi bir insanı kimin üzdüğünü bilelim,” diyebildim.

“Kimse üzmedi,” dedi.

Biraz daha soluklandık, bekledik.

“Buraya neden çıktın be hemşerim, hiç olmazsa onu söyle,” dedim boynu bükük garibanlar gibi…

“Param yok, borcum var,” diye mırıldandı.

“Hemşerimin üzüldüğü şeye bak,” dedim “Ne kadar borcun var hemşerim? Onlar kolay iş, hallederiz, sen kafana takma!”

O zamanlar için fazla büyük olmayan bir rakam söyledi. Galiba 1.500 lira kadar bir şeydi… Bin dolar falan tutuyordu...

Hemen elimi cebime attım. İki yüz liram vardı. Yanımdaki polislere,

“Siz de varsa, sizler de verin biraz bakalım,” dedim.

500 lira kadar çıkartmıştık. Adama, paraları durduğum yerden elimle uzatarak,

“Bak beş yüz milyonunu bulduk bile, söz veriyorum aşağı inince onu da tamamlayacağız. Al şimdi bunları, yanına gelip vereyim mi?” diye sordum.

“Söz mü?” dedi.

“Söz!” dedim “Gelelim mi yanına?”

Olur anlamında kafasını salladı. Yavaş adımlarla sakin sakin yanına yaklaştık. Tam vardığımızda hepimiz birlikte elimizi birden atıp, çatının bu tarafına çektik, yatırdık… Hepimiz derin bir nefes aldık… Üzerinde biraz soluklandık…

Sonra kaldırdık,

“Al hemşerim bu parayı, hadi aşağı iniyoruz, geri kalan parayı aşağıda tamamlarız,” dedim.

Aşağıdaki sokaktan çılgınca alkış seslerinin geldiğini ancak o zaman fark ettik…

Ya adam aşağı atlayacak, katili olacaktık ya da bir canı kurtaracaktık…

O gün şans bizimleydi, bir canı kurtardık.

Bilerek mi? Asla! İşte öylesine...

Yerimizde duramamış, burnumuzu yine bir şeylere sokmuş olsak da...

YORUMLAR

  • 1 Yorum
  • İsmet Sayar
    1 yıl önce
    Bu intihar olayına karışan şahısla 2 yıl sonra tekrar karşılaştım. O olay da ilginçti. Onuda yazmış olmalıyım. Bulunca paylaşırım inşallah...

Son Yazılar